Vergi Portalı

 
 
Ana Sayfa> Ayın Sohbeti
Korkut Boratav: "UZUN SÜRECEK DURGUNLUK YAŞANACAK"
İktisatçı Prof. Korkut Boratav dünyada yaşanan ekonomik krizi ve Türkiye’ye etkilerini Vergi Portalı’na değerlendirdi. Boratav, yurtdışına en hızlı sermaye kaçışının Türkiye’de yaşandığını, kazancı Türk Lirası, borcu dövizle olan şirketlerin büyük zararlar göreceğini söyledi. Hükümetin krizle ilgili teşhisinin yanlış olduğunu belirten Boratav, “Ben bir tedbir göremiyorum” diye konuştu. Değerlendirmesinde “Hükümet IMF’ye mahkumdur” diyen Boratav, Wallstreet ve Uzak Doğu borsalarına bakıp ekonominin yönetilemeyeceğini, Türkiye açısından ufukta uzun sürecek bir durgunluğun yaşanacağını, işsizlik fonunun işsizlere hızla dağıtılması gerektiğini kaydetti.

Dünya küresel bir ekonomik krizle karşı karşıya. Sizce kriz neden kaynaklandı?

Bir kere o kadar çok konuşuldu ve yazıldı ki, yeni bir şey söylemek zor. Sadece hatırlatma babında iyi bilinen boyutlarını aktarayım. Sonra belki bir iki ilave tespit yapmakta yarar olabilir. Bir kere şu biliniyordu: Amerika’da hem borsa, hem emlak piyasası, yani gayrimenkul piyasası aşırı şişkinlik halindeydi. Ancak emlak piyasasının aşırı şişkinliği konut fiyatlarının abartılı yükselmiş olmasından ibaret değil. Çünkü her yerde  olduğu gibi Amerika’da da konut fiyatları orta dönemli iniş ve çıkış gösterir. Mesele bununla ilgili değil. Konut piyasasında bu finansal araçlarda yenilik diye ortaya çıkan patolojik bir üretim çıktı. Yani konut ipotek anlaşması bankayla borçlu arasındaki ikili ilişkinin ötesine giden bir menkul değer haline dönüştürüldü. Banka geleneksel konut kredileri verirken, ipotekli konut kredileri verirken, geleneksel olarak müşterinin alım gücünü tespit eder, kredi geçmişini, itibar derecesini tespit eder kabul veya reddederdi. Halbuki Amerika’da bu yenilik bir başka boyutla birlikte patolojik bir sonuca yöneldi. İkili anlaşmamız bir belgeye dönüştürüldü. Bu belge bir menkul değer olarak, yani hisse senedi gibi, borç senedi gibi menkul değer olarak banka tarafından ihraç edildi, başkalarına verildi. Dolayısıyla banka müşterinin iflas etmesinden kaynaklanan riskten kurtuldu. Birincisi bu.

İkincisi, adeta mahalle aralarında bakkal dükkanı gibi, emlak komisyoncusu gibi çok sayıda subprime denilen, yani niteliksiz potansiyel alıcılara yönelik bir pazarlama operasyonu başladı. Bu operasyonda yüksek faizli ve yüksek maliyetli, hem komisyonu, hem faizi yüksek ama özellikle bir iki yıl sonra tırmanarak yükselen anlaşmalı ipotekli krediler verildi. Komisyoncu anlaşmayı yaptıktan, müşteriyle anlaştıktan sonra bankayı ikna etti, bankayı soktu devreye. Banka da senedi alıp ihraç etti, başkasına dağıttı. Bu senetler birleşti, hamur haline getirildi. Başka türlü borç senetleriyle de birleştiği söyleniyor. Yani kredi kartı senetlerinden de oluşan havuz oldu. İtibarsızlarla itibarlılar birleştirildi. İkinci el piyasalarda sirkülasyona girdi. İki boyuttan ötürü. Bu piyasada, bu ipotekli konut piyasasının alt kademelerinde çok sayıda göz boyama, aldatma ve sahtekarlık sınırına giden deformasyonlar oldu. Kriminal işler de oldu. Konut fiyatının değerlendirilmesinde deformasyonlar oldu. Ondan sonra derecelendirme kuruluşlarının sözü geçen menkul değerlere, kağıtlara verdikleri itibar puanlarında deformasyonlar oldu. Her bir aşamada piyasanın en çirkin yüzü.

“ABD’DE  SİSTEMİN İFLAS ETMESİ KAÇINILMAZDI”

Aslında değerinin çok üstünde puanlamalar yapıldı değil mi?

Evet, değerinin çok üstünde puanlamalar. Şöyle bir çirkin boyut vardı. Mesela ipotek anlaşmasını ne kadar yüksek fiyatla yaparsanız komisyonunuz o kadar çok oluyor. Dolayısıyla yaptığınız ipotek anlaşmasının emlak değeriyle bağlantılı olması lazım. Bu bağlar koptu.

İki doğrultudan da çökme başladı. Birincisi,  konut fiyatları inişe başladı. İkincisi, alt gelir guruplarından adeta gözleri boyanarak bu anlaşmaları yapan insanların, tabi bu yüksek tempolu pazarlama, geçmişe, iki üç yıl öncesine ait, kredi şartlarının taksitleri zorlaşınca ödeme güçlükleri üst üste bindi. Bir yandan emlak fiyatları inişe başladı, ikincisi subprime anlaşmalar ödeme yapamamaya başladı. Şimdi zincirleme bütün bu fonlara ve başka kağıtlara da katılmış bir finansal yapı, böyle bir balon sönmesine uğradı.

Ancak olayın bir başka boyutu da var. Mesele sadece konut piyasasındaki değer kayıpları veya ipotekli subprime işlemlerin tökezlemesiyle ilgili değil. Genel olarak Amerika’da bütün menkul değerler borsalarında yani New York Stock Exance’de ve keza ikinci el borç senetlerinin, tahvil ve hazine bonolarının işlem gördüğü borsalarda aşırı bir şişkinlik vardı. Bu şişkinlik 10 küsur yıl öncesine kadar gider. Arada iniş çıkışlar olmasına rağmen borsanın mesela 300-400 misli yükseldiği bir dönemi alın. Yani diyelim ki, 3 bin civarından 14 bin civarına yükseldiği bir dönemi alın. Aynı dönem içinde milli gelirin ne kadar arttığına bakın. Şimdi bu mukayese önemli. Çünkü borsadaki veya servetle ilgili değer artışları, isterseniz kağıt servet olsun, isterseniz gayrimenkul piyasaları gibi, reel yani servetle ilgili olsun, tüketimi destekler. Dolayısıyla talebi ve üretimi destekler. Amerikan orta sınıfları, hatta alt sınıflarının tüketim kaynaklarından biri servet durumudur. Eğer kendi konutunun değerinin arttığını hissederse, yeni bir ipotek anlaşması yapıp arabasını değiştirir, çocuklarının kolej taksitlerini öder ve büyük tüketim kaynaklarını böylece sağlar. Ayrıca kendini zengin hissettiği için borca girerek tüketim temposunu yükseltmesi mümkündür. Keza emekçilerin, emekli fonlarının giderek artan bir bölümü artık fon yöneten şirketler tarafından borsaya, hisse senetlerine bağlandığı için emekli kazançlarını ve emekliliğin eşiğine gelmiş olan insanları kendilerini varlıklı, yüksek  bir emekli ikramiyesi veya yüksek  emekli aylığı alacak beklentileriyle ve borsanın yüksek olmasıyla tüketime yöneltiyor. Şimdi bu iki balon. Bir yandan gayrimenkul piyasasında ve oradaki ikinci el kağıt piyasalarında, öbür yandan da borsadaki balon inmeye başlayınca Amerikan ekonomisinin tüketim, dolayısıyla reel üretim hacminin azalması kaçınılmazdı. Bakınız, yılda yüzde 3 dolayında büyüyen bir Amerikan ekonomisi bu servet kalemlerinde, kağıt servet yani sanal servet kalemlerinde yılda yüzde 10-12’lik artışları er veya geç kaldırmak zorundaydı. Kaldıramayacağı için de sistemin iflas etmesi, daha doğrusu balonun sönmesi kaçınılmazdı.

'Amerika bu işi  10-15 yıl boyunca nasıl sürdürdü' sorusunun arkasında da şu vardır. Amerika başka büyük batılı ülkeler dahil olmak üzere özel bir imtiyaza sahiptir. Dolar bir dünya parasıdır. Doların dünya parası olması nedeniyle adeta karşılıksız dolar basarak veya dolarlı tahvil ve bono basarak dış açığı sürdürmesi mümkün olmuştur. Yani Amerika’nın dış dünyaya karşı verdiği cari işlem açığı Amerikan ekonomisinin arka planda oluşmakta olan şişkinliğini beslemiştir.

“AMERİKA DIŞ AÇIĞINI KAPAMADAKİ İMTİYAZINI SUİİSTİMAL ETTİ”

Krize karşı önlem alınmasında büyümenin cazip gelmesine bağlı bir zamanlama hatası, gecikme oldu mu? Ülkeler bu krizin geleceğini biliyorlardı sonuçta değil mi?

Korkut BorataöEfendim herkes biliyor ki Greenspan son yıllarda, yani 2001 krizinden sonra ekonomiyi şişkinleştiren FED politikalarının arka planında rol almıştır. Ama olay aslında ta 25 yıl öncesine kadar gider. 1981-1982’den sonra Amerika her yıl, tabi ufak tefek dalgalanmalar hariç ama trend olarak her yıl giderek artan mutlak değerlerde ve oranlarda cari işlem açığı vermiştir. Bu şu anlama geliyor. Dış dünya Amerika’nın dış açığı kadar sermaye pompalayarak Amerika’ya, üretiminden fazla tüketimini sağlamayı üstlenmiştir. Yani Amerika’nın dış açığı merkez bankalarında, Çin’in, Japonya’nın merkez bankalarında biriken rezervlerle, yani Amerika’ya borç vererek bu ülkeler veya petrol ihracatçılarında olduğu gibi ellerindeki cari işlem fazlalarından oluşan kaynakları Amerikan borsasında yatırım yaparak, hatta Amerikan gayrimenkul piyasasına girerek bu şişkinliğe katkı yaptılar. Yani Amerika kendini hiçbir zaman değişmeyecek imtiyazlı bir konumda gördü. Dış dünya benim bastığım tahvil ve hazine bonolarını ve dolarlarını, FED’in bastığı banknotları ve hazinenin bastığı borç senetlerini ilanihaye kabul edecek sanıldı. Bunun da bir sınırı vardı. Çünkü bu imtiyazını suiistimal etti.

Bir de küreselleşmeyle birlikte sermayenin dolaşımı da serbest oldu. Finansal ürünler alınıp satılmaya başlandı. Uluslararası alanda da serbest bir şekilde yapıldı bu işlemler. Kriz küresel, ancak alınan önlemler lokal. Dolayısıyla öncelikle dünyada yaşanan bu krizin nedeni bu olabilir mi. Yani küreselleşme vardı, sermaye rahat dolaşabiliyordu, bunun sonucunda denetleme, gözetlemeler lokaldi. Onlar da küresel mi olmalıydı?

Sermayenin uluslar arası serbestçe dolaşıma girmesi ve tabi sadece batı metropol ekonomileri arasında değil, metropolle çevre arasında da aşırı bir sirkülasyona girmesi yerel önlemleri çoğu zaman çaresiz ve yetersiz kılıyordu. Ama hemen söyleyeyim, tamamen de imkansız hale getirmiyordu. En basit örnek Asya krizine dönelim. Yani 1998, 1997 yıllarında. En ziyade kendine lokal önlem almış olan ülkeler hiç etkilenmediler. Asya krizinde iki ülke hiç etkilenmedi. Çin ve Hindistan. Niye, sermaye hareketlerinin serbestisini selektif yapıyorlardı. Mesela spekülatif sıcak para giriş çıkışı diyelim Tayland’da olduğu kadar veya  Endonezya ve Kore’de olduğu kadar rahat değildi. Doğrudan yatırıma kapıyı açıyorlardı, kontrol ediyorlardı diğerine karşı sıkıyorlardı. Dolayısıyla biz bu şeye uymak zorunluluğu içindeyiz. Kaderimiz bu diyerek teslim olanlar daha kırılgan oluyor. Kendini daha ihtiyatla gitmeye çalışanlar daha az kırılgan oluyor. Şimdi de aynı mesele var. Dikkat ediniz, metropol ekonomileri ve hem Avrupa hem İngiltere hem de Amerika krize karşı mesela 2001 krizinde Türkiye’ye veya 97- 98 krizinde Doğu Asya’ya telkin ettikleri politikaların tam tersini uyguluyorlar. Faizleri indiriyorlar, bütçe açığı yapıyorlar. Yani talebi canlandırmaya çalışıyorlar. Demek ki kendi ihtiyaçlarını daha sağlıklı bir şekilde değerlendirmeye çalışıyorlar. Ne kadar etkili olur ya da olmaz bilinmez ama bizim gibi ekonomilere IMF aracılığıyla reçete geldiği zaman kaçınılmaz olarak şu geliyor: Bütçeni kıs, para politikasını kısıtla. Yüksek faiz, dar bütçe, talep daraltma şeyi geliyor. Dolayısıyla ülkelerin politikaları çeşitli. IMF’ye uyanlar bir türlü hareket ediyor, IMF reçetelerine karşı çıkanlar farklı. Geçmişe dönersek Malezya ve Arjantin farklı hareket ediyor. Türkiye ve diyelim ki Kore gibi ülkeler daha açık seçik teslim oluyorlar. Dolayısıyla sonuçlar da farklı oluyor.

“KRİZ TALEPTE ÇOK GÜÇLÜ BİR GERİLEMEYE YOL AÇIYOR”

O zaman şu anda Amerika’nın ve Avrupa’nın bu çıkarttıkları paketler var. Bunlar yeterli bir tedbir midir? Siz o konuda ne düşünüyorsunuz?

Daha çok para politikasıyla gidiyor. Yani likiditeyi pompalama merkez bankaları aracılığıyla. Bir miktar da tabi bu arada likiditeyi pompalamanın ikinci yönü krize sürüklenen şirketleri, finansal kuruluşları ya çürük kağıtlarını satın alarak veya doğrudan doğruya kamulaştırarak, devletleştirerek kurtarmak. Tabi bu aynı zamanda çok eleştiriliyor. Zararlar toplumsal, sosyalist, karlar bireysel. Yani kar yaptıkça cebe, zarar gördükçe devlet gelsin kurtarmaya felsefesi çok eleştiriliyor ama bunlar yetersiz. Yetersiz olduğu da anlaşılacak. Zaten Amerika ilk üç ay içinde bir adım daha öteye gitti, vergi indirimi yaptı. Orta gelir katmanlarının her birine yani şu anda rakamı çok hatırlamıyorum ama vergi mükellefleri kendilerine dağıtılmış üç beş bin dolarlık birer çek aldılar. Yani vergi indirimi yoluyla talep teşviki gündeme geldi. Şimdi mesela Obama’nın bu doğrultuda gideceği, hatta bir iki adım daha atacağı, belki devlet harcamalarını kamu yatırımları düzleminde artıracağı söylemleri var. Onu bilmiyoruz. Çin’in şeyini okuduk iki gün önce. Yüksek harcamalara dayalı bir genişleme paketi uygulamaya geçeceğini duyduk. Şunu demek istiyorum, krizi önleyemez. Çünkü son tahlilde kriz, talepte çok güçlü bir gerilemeye yol açıyor. Reel ekonomiye sirayeti, bulaşması böyle oluyor. Fakat bunun derinliğini durdurabilir. Derinleşmesini durdurabilir. Maliye politikası yani açık bütçe harcamalarına geçtiği takdirde. Bu doğrultuda adım atacaktır, atanlar da var. Ama burada tabi şeyi bir yana atmaları şartıyla. Ortodoks dediğimiz denk bütçe ve ihtiyatlı, anti enflasyonist para politikaları ve denk bütçe saplantılarını terk etmeleri şartıyla buna mecbur kalacaklarını sanıyorum.

“KAZANCI TÜRK LİRASI, BORCU DÖVİZ OLAN ŞİRKETLER BÜYÜK ZARAR GÖRECEK”

Türkiye açısından baktığımızda krizin muhtemel etkileri üzerine neler söyleyebilirsiniz? Reel sektörde daralma ve işsizlik artışı beklentisi konusunda hemfikir misiniz?

Tabi tabi. Zaten cereyan ediyor şimdi. Bakınız, üç veya dört kanaldan etkileneceğiz. En hızlı kanal, daha doğrusu şöyle söyleyeyim, en açık seçik kanal dış dünyadaki talep daralmasının ihracatçı sektörlere üretim daralması şeklinde taşınmasıdır. Yani Türkiye’nin ana ihracat kalemlerini oluşturan tekstil olsun, otomotiv sanayi olsun gibi sektörler dıştaki talep daralmaları karşısında üretimi kısacaklar. Bu da gözleniyor. Birinci kanal bu.

Aslında bu kanal bana göre o kadar önemli değil. Bu kanal hissedilir, ekonomiyi belki negatif büyüme patikasına sürüklemeden büyüme hızı aşağı çekilerek bununla baş edebiliriz. Hiç unutmayalım ki Türkiye’de dış açığın önemli bir öğesi de ihracattır. İhracat giderek artan boyutlarda ithalata bağımlı hale gelmiştir. Bunun hesabını tam yapamıyor TÜİK. Milli gelir hesaplarında da o yüzden abartılı sonuçlara da gittiğini sanıyorum. İhracatın daralması ithalatı da aşağıya çekecek. Dolayısıyla yani harcama yoluyla hesaplanan milli gelirde daralma biraz azalacak. Ama ikinci ve üçüncü kanallar daha önemlisi.

İkinci kanal şu: Türkiye’ye özellikle 2001’i izleyen 2003 ile 2005-2006 arasında sıcak para büyük miktarlarda girdi. Son yıllarda biraz azaldı. Yani 2006 ve 2007’de biraz azaldı ama giren sıcak para değeri hızla yükselen borsaya, hazine bonolarına, hatta mevduata, repoya filan girdi. Bu burada şişkinleşen sıcak paranın çıkışa yönelmesi halinde döviz kuru yukarı çıkacak, faizlere baskı yapacak bu. Bu da meydana geldi. Eylül ve Ekim ayında miktarını tam bilmiyoruz ama önemli boyutta bir daralma olduğunu biliyoruz. Sıcak para stokuyla yapılan bir hesaplamaya göre 2007 sonunda 107 milyar dolar civarında olan stok Ekim 2008’de 45 milyara inmiştir. 60 milyarlık bir değer kaybı vardır ama bunun bir bölümü çıkıştan, bir bölümü değer kaybından. Yani borsanın değer yitirmesinin de yansıması var. Bu tabi ikinci kanal. Çıkan para ekonominin net sermaye hareketlerinde negatif bir kalem olarak girecek. Karşılığında giren para da yok. Bunu telafi edebilecek olan iki öğe var. Birincisi Merkez Bankası rezervleri. Evet, 70 milyar dolar civarındadır. Ama rezervler hem ahlaken, hem politika olarak  çıkan paranın ucuza gitmesini, yani döviz fiyatları yükselmeden çıkabilmelerini sağlamak için kullanılmamalı diye bir anlayış var. Yani en azından bu esnek kur, dalgalı kur politikasının arkasındaki mantık öğelerinden biri de budur. İkincisi, yerleşiklerin yani, TC vatandaşlarının veya TC şirketlerinin döviz varlıkları var. Mevduatı var,  dış dünyada bankaların hesapları var. Bu da kullanılabilir. Yani çıkışın finansmanını kısa dönemde karşılayacak iki kaynak var. Boldur bu kaynaklar ama geçicidir. Bunları uzun boylu eritemezsiniz. Zaten yerli hesaplardan finansmanı sağlanarak sıcak para çıkıyorsa bu er veya geç döviz kurlarına da yansıyacaktır.

Üçüncü kanal da şudur. Türkiye’de aşağı yukarı 100 milyar dolar civarında hatta biraz daha fazla özel sektörün dış borcu var. Şimdi bu özel sektörün dış borcu yani kamu ve özel sektörün toplam 184 milyar civarındaki dış borç stokunun üçte ikisi yani 120 milyar doları aşağı yukarı özel sektörün. Bankaların ve şirketlerin ve şahısların. Şahısları bir yana bırakalım. Bankalarınki çok riskli değil. Üçte biri oranında bu borcun. Geri kalan bölümü şirketlerin. Şimdi mesele şu. Kazancı Türk Lirası, borcu dövizle olan şirket döviz fiyatlarının dalgalanmasından büyük zararlar görecek. Bu da reel ekonomiyi etkileyecek.

İkincisi, dış borçların yenilenmesi ve döndürülmesi zorlaşacak. Kısa vadeli borçlar vadesi gelince yenilenmeyecek. Dışarıdaki finans kuruluşları, bize kredi açan kuruluşlar güç durumda olduğu için öde paranı diyecekler. Bu da Türkiye’ye giren sermayede büyük bir daralmaya yol açacak. Bu da ekonominin gidişini aşağı çekecek. Yani Türkiye ekonomisinin 2001’den sonra büyüme motoru dıştan gelen kaynak olmuştur. Yani 2003 sonrasında aşağı yukarı 180 milyar dolar civarında net dış yabancı kökenli sermaye girişi olmuştur. Bu da ekonomiye çok önemli bir genişleme ivmesi vermiştir. Şimdi o kısılınca bunu telafi edecek başka mekanizmaların da kullanılması çok zor olduğu için, açık bütçe Amerika’nın yaptığı gibi, düşük faiz, ona gitme niyetinde olmadıkları için siyasi iktidarın, ekonomi dıştan gelen kaynak daralması, içteki sıcak para çıkışı ve ihracat sektörlerinin dış talepten ötürü daralmaya başlaması veya en azından genişlemesinin frenlenmesi nedeniyle ekonomi aşağı çekilecek. Bir iki gün önce duyduğumuz sanayi üretim Eylül rakamları yüzde 5,5’luk hatta imalat sanayi yüzde 6’lık bir yıl öncesine göre negatif büyüme veriyor. Bu da bütün bu etkenlerin ortak bileşkesiyle Türkiye ekonomisinin iniş patikasına sürüklenmiş olduğunu gösteriyor.

“YURTDIŞINDAN FAZLA BİR KAYNAK GELMEZ”

Yurtdışında parası olanların bu parayı ülkelerine getirmeleri konusunda ne düşünüyorsunuz?

Sizin 50 bin dolarınız olsa bunu Türkiye’ye hiç başınız ağrımadan getirebilirsiniz. Vergiye tabi değildir, nereden kazandın diye bir soru da yoktur. Yani vergi sistemi içinde nereden kazandın sorusu yoktur. Yani servet beyanı yoktur. Dolayısıyla eğer kara para aklamayla ilgili bir probleminiz yoksa yani siciliniz bozuk değilse, siz bu paranızı Türkiye’ye getirebilirsiniz. Bu rakamı şahıslar paylaşırlar, bölüşürler, topluca getirirler, vergiye tabi değildir, nereden buldun sorusu yoktur, servet beyannamesi yoktur. Tek mesele Türkiye’de ben bunu dolar olarak tutmaya devam edebilir miyim, Türk lirasına mı döneyim, kurlar ne olacak, acaba dolarlaşmaya karşı bir sert önlem alınır mı gibi soru işaretleridir. Dolayısıyla bu sorular zaten varlık affı denen  düzenlemeyle ortadan kaldırılmaz. Ben bu şeyi bilemem. Gerçek motivasyonu kestirecek bilgim yok ama arka planında başka bir şeyler olduğun düşünüyorum. Yani bazı sermaye gruplarının veya bazı çevrelerin araya da af unsurları sıkıştırarak geçmiş sicillerinin düzeltilmesine imkan verecek bir operasyon mu söz konusu diye tereddütlere düşüyorum. Veyahut yabancı sermayenin Türkler aracılığıyla, yani diyelim körfez sermayesinin doğrudan doğruya girişte yatırılacağı alana göre problem olursa gayri menkul filan gibi alanlarda bazı kısıtlar oluyor, acaba böyle bir Türkler aracılığıyla girmesi gibi bir hesap mı var onu bilemiyorum ama ben buna eğer normal, bildiğimiz, ifade edildiği gibi bir hedef gözetiyorsa, fazla bir kaynak geleceğini zannetmiyorum.

Varlıkların ekonomiye kazandırılmasıyla ilgili meclisteki bu konu, yani kanun hakkında ne söyleyeceksiniz?

Bu kanunun dediğim gibi mühim olan sonucunun olumlu çıkması için nesnel bir neden yok. Yani şu anda dışarıda varlık tutan TC vatandaşları veya Türkiye’deki şirket ve kuruluşlar..

Yani bize çok bir kazanım olmayacağını düşünüyorsunuz.

Yok yani net bir şey olacağını sanmıyorum. Dediğim gibi, olacaksa şu anda bilemediğim kaynaklar ve mekanizmalar nedeniyle olacaktır.

“BEN BİR TEDBİR GÖREMİYORUM”

Peki şu sıralar hükümetin ve Maliye Bakanlığınca alınan tedbirlerin faydalı olacağına inanıyor musunuz?

Efendim ben bir tedbir göremiyorum. Bir söylem var. Yani bu olaya teşhis yanlış. Mesela şöyle bir söylem, bunu neresinden tutsan yanlış. Diyor ki bizde Amerika’daki gibi bir kriz olmaz. Çünkü bizde mortgage yoktur, TOKİ vardır. Yani neresinden tutarsın bu lafı. Baştan aşağı yanlış bir laf. Türkiye’de kriz meselesi şudur. Türkiye’ye yatırım yapmış olan yabancı sıcak para hızlı çıkacak mı.

“DIŞARIYA EN HIZLI SERMAYE KAÇIŞI TÜRKİYE’DE”

Bir de son günlerde söylenen şöyle bir şey var. Türkiye gelişmekte olan bir ülke olduğu için henüz tam gelişmiş bir ülke olmadığı için krizi teğet geçti.

Korkut BorataöHayır efendim. Bir kere krizin içine girdik. Bakın, eğer bir ülkeden kaynak çıkışı yani yabancı sermaye çıkışı merkez bankası kaynaklarını kullanarak telafi edilmiyorsa veya IMF gibi dıştan büyük bir kaynak girmiyorsa nasıl ölçülür? Birkaç ay geçtikten sonra biz bunu doğrudan doğruya göreceğiz. Merkez bankasının yayınladığı ödemeler dengesinde. Fakat ben şu anda onlar yayınlanıncaya kadar söylüyorum size, Ağustos sonuyla Ekim sonu arasında geçen iki aylık dönemde Türkiye’ye benzer 20 ülkenin döviz fiyatlarını karşılaştırdım. Dolar fiyatlarını. Çapraz kurlar her ülke için aynı olduğundan sadece dolara baktım. Türkiye yüzde 25’lik bir artışla birinci sıradadır. Yani Türkiye’deki döviz fiyatının artışı Macaristan ve Güney Afrika Türkiye’yi izliyor. Bu şu anlama geliyor. Türkiye’den başlamıştır sermaye kaçışı, çıkışı. Diğer ülkelerde de benzer bir hareket var ama en hızlı hareket Türkiye’dedir. Dolayısıyla bize teğet geçmesi… Şu laf da yanlıştır. Efendim Türk bankacılık sistemi şu anda toksik, zehirli, safra denen kağıtlara çok bulaşmamıştı ki. Mesele o değil ki. Mesele o değil ki. Mesele şu. Dış dünyadan alınan krediler yeniden karşılanmazsa bu karşılanmama halinde yerli sektör yani özel sektör kendi bankalarına ve dış bankalara karşı yükümlülüklerini karşılayamazsa, şirketler batacak, hatta kendi borçlu olduğu Türk bankaları da zor duruma sürüklenecek. Türkiye’den hızlı sermaye çıkışı varsa, dövizdeki hızlı yükselmenin borçluluk bilançolarını bozması, dolayısıyla bunların itibar durumunu sarsması kaçınılmaz hale gelecek. Türkiye’deki krizin etki alanı budur. Onun için bizi teğet geçmesi, evet Türkiye’ye ve üçüncü dünyaya geç geldi. Asya krizi içinde yaşamıyoruz. Asya krizi oradan, doğu Asya’dan patlak verdi, dalga dalga önce doğu Asya’yı, sonra Rusya’yı, sonra Türkiye’yi, sonra Arjantin’i, sonra Brezilya’yı böyle bir fırtına halinde sarstı geçti kuzeye. Metropol ülkelere fazla sirayet etmedi, fazla etkilemedi. Onlar çeşitli mekanizmalarla dışta kaldılar. Ama şimdi tersten başladı. Tersten başladı ve tam bir yıl. Yani 2007’nin ortalarında, Ağustos’unda patlak verdi diyelim, Eylül’de ve Ekim’de Türkiye’ye, bizim gibi ülkelere. İşte İzlanda’yı saymazsanız Ukrayna, Macaristan, Pakistan, zincirleme halde zayıf halkalar. Türkiye’nin de zayıf halkalardan biri olduğunu biliyoruz.

“WALL STREET VE UZAK DOĞU BORSALARINA BAKIP EKONOMİ YÖNETİLEMEZ”

O zaman bu krizin fırsata dönüşmesi gibi bir şey pek de söz konusu olmaz.

Hayır. Bu krizin fırsata dönüşmesi çok başka anlamda. Bugünkü siyasi iktidarın söylediği anlamda değil, geçmişe dönük, iktisat politikaları reçetelerini külliyen yeniden tartışmaya açmaya zihinlerimiz açılırsa, o zaman fırsata döner. Bakın şimdi batı liderleri toplanacak. Büyük bir reorganizasyon, yani dünya ekonomisinin yönetiminde büyük bir adeta yeni tanımlama arayışı peşindeler. Bizim o tanımlama arayışının kuyruğuna takılmak mı söz konusu, yoksa kendi iç modelimizi yeni baştan düşünüp taşınmak mı söz konusu. Bunu yapmamız lazım. Dış dünyaya kendini koyuveren, adeta şu iyimserlikle savrulup giden, yani işler iyi gidiyor, hep böyle gidecektir. Doğa kanunu gibidir, iktisattaki kanunlar buna benzer. Bazı kanunlar doğa kanunu gibidir. Spekülatif hareketlerin ağır bastığı ortamlarda her çıkışın bir inişi, her inişin de bir çıkışı vardır. Trend yukarı doğru olsa bile o seni kurtarmaz. Çünkü iniş anında çok zarar verirsin. Çıkış anı gelene kadar, eski zirve noktasını bir tarihten sonra geçeceksin, kabul. 1998 zirvesine biz 1999 ve 2000 krizinden sonra 2003’de ulaştık. Yani 1998 ile 2002-2003 arasında 4 yıl bir net kayıp var. Şimdi yine böyle bir konjonktüre giriyoruz. Ama içindeyiz. İniş şeyine başladık. 2009’un kötü geçeceği kesindir aşağı yukarı. Ne zaman terse döner, Türkiye bunu kendi iradesiyle tersine dönüşü düşünmek, planlamak zorundadır. Dış dünya düzelsin diye koyuvermenin anlamı yoktur. Sabahtan, bir gün önceki Wall Street borsalarına bakıp, bir de o günün akşamı henüz kapanmakta olan Uzakdoğu borsalarına bakıp ekonomi yönetilemez.

Bu süreçte şirketler ne yapmalı, ne gibi şeyler önerebilirsiniz? Şahıslar ve şirketler.

Şirketlerin ne yapması gerektiğini uygun lisanla geçmişte hatırlatan, yönetim kadrosunu kastediyorum, bizim gibi aykırı iktisatçılar devamlı söylüyoruz bunları. Şirketlere tavsiye etme babında değil, yönetimi eleştirme babında söylüyoruz ama Merkez Bankası başkanı birkaç kere söyledi. Döviz kazancınız yoksa dövizle borçlanmayın dedi. Dedi ama bunu derken Türk Lirasıyla borçlanmanın da ne kadar ağır maliyetli olduğunu algılaması lazım. Bu derece ve yüksek bir reel faiz ve bu derecede kısıntılı bir maliye politikası uygulanırken ekonomi niçin genişledi? Dış dünyadan kaynak gelerek, borçlanarak veya başka tip kaynak gelerek büyüdü. Onun için dış dünyadan borçlanmayın demenin arka planı, Türkiye’de borçlanmanın ucuzlaması olmalı idi. O zaman sorumluluk ancak şöyle geçiştirilir. Dış dünyadan borçlanmayı önlemeniz lazımdı.

“HÜKÜMET IMF’YE MAHKUMDUR”

O zaman IMF konusunda ne  söyleyeceksiniz? Destek almayacağız ve almalıyız söylemleri var.

IMF  konusu şudur. Eğer hükümet son 6 yıldır uyguladığı politika perspektifini külliyen inkar etmeyecekse IMF’ye mahkumdur. Niye, büyük bir dış açık veren ekonomi olarak krize giriyoruz. Dıştan gelen kaynak daralınca açık veren bir ekonomi olduğumuz için daralma mecburiyeti doğuyor. Eğer Çin gibi, Kore gibi, hatta Hindistan gibi krize girseydik yani büyük cari fazlalarla veya dengeli Arjantin gibi, Brezilya gibi krize girseydik, iç piyasayı canlandırarak ekonominin daralma ivmesini önleyebilirdik. Yani milli gelir düşüşlerini iç piyasayı canlandırarak telafi edebilirsiniz cari işlem fazlanız varsa. İşte Çin bunu yapıyor. Türkiye bunu yapamaz. Çünkü cari açığınız artacak. Cari açığın finansmanı mümkün değil. Artıramazsınız. Dış kaynak gelmeyince cari açık veremezsiniz. Rezervlerini yiyerek  cari işlem açığının da finansmanı olmaz. Merkez Bankası özerkse zaten buna izin vermez. Yani hazinenin satın alarak şirketlerin borçlarını ödemesi mümkün değildir. Dolayısıyla IMF’nin kurallarına uyacaksın. Eğer tamamen aykırı bir yol izliyorsan ama onu zannetmiyorum. Yani mesela dış borçlarla ilgili Arjantin’in 2002’de yaptığı gibi bir büyük düzenlemeyi düşünüyorsan. O zaman şey değişiyor. Yahut dolarlaşmayı önleyecek veya sermaye çıkışlarına kısıt getirecek. Yani Malezya’nın 1998’de yaptığı. Arjantin’in 2002’de yaptığı türden. Reçeteye uymayan, IMF modelini ihlal eden yöntemler gündeme getirmeyeceksen IMF’ye mahkumsun. Zaten genişlemen de mümkün değil öyle önlemler takip etmezsen. Çünkü finansmanı mevcut olmayan bir dış açık temposuna zaten giremezsin. Başka yerden ekonomi küçülecek, dış açık da ortadan kalkacak. 2001’de dış fazla vardı. 1998’de ekonomi daralmaya başlamıştı, dış fazla vardı. Dış açık türev bir değişkendir. Yani büyümenin türevi olan, büyüme hızının türevi olan bir değişkendir. Ama bu bağlantı da giderek bozulmuştur. Onu da söyleyeyim. Eskiden yüzde 7’lik bir büyüme ile 2000 öncesindeki yıllarda, milli gelirin yüzde 1’i, 1,5’u civarında dış açık veriyordu Türkiye ekonomisi. Sürdürülebilir dış açıktı. Şimdiyse yüzde 4’lük, 5’lik büyümeyle milli gelirin yüzde 6’sı, 7’si civarında dış açık veriliyor. Çok daha fazla dış açık veriliyor. Dolayısıyla ekonominin genel yapısında yönetim biçiminde, modelinde köklü bir değişiklik yapmazsanız, IMF’ye başvurmaktan başka çareniz yok. Benim hükümete söyleyeceğim bu.

Peki, bu dönemde, bu süreçte hem Türkiye’de hem dünyada yeni uluslar arası ekonomik bir düzenden bahsedebilir miyiz?

Şu anda tartışılıyor. Büyük metropol ülkeleri yönetenler böyle bir radikal dönüşüme gitmek istemeden geçiştirmeyi düşünüyorlar. Yani iki üç yıllık bir Keynesgil reçetelerle çok fazla büyük buhran şeklinde derinleşip uzamayacak bir kiriz ümit ediyorlar. Ama Brezilya gibi, Hindistan gibi Çin gibi, Güney Afrika gibi bu dünya ekonomisinin bazılarının Briks dediği Brezilya, Hindistan, Çin, güney Afrika dedikleri dörtlü aktif. Nereden geliyor bu, dünya ticaret örgütünün çalışmalarında aktifler. Dünya ekonomisinin yönetişim kurallarını, buna belki Rusya da eklenecek bir noktadan sonra, değiştirme. Bunların mevcut modele kökten itirazları olacağını sanıyorum. Ama ne yönde değişir. Yeni bir Bretton Woods lazım mı değil mi. IMF yeni bir role hazır mı yoksa külliyen tasfiye edilmesi mi lazım. Bunları tartışacağız ve göreceğiz.

“UFUKTA UZUNCA SÜRECEK DURGUNLUK DÖNEMİ TAHMİN EDİYORUM”

Türkiye için krizin süresi, etkileri için neler söyleyebilirsiniz. Bu kriz ne kadar süre daha hissedilecek. Öngörülebilen bir şey var mı?

Korkut BorataöEğer kaynağı Türkiye’den olsaydı 2001-2002 gibi bir dönemle, iki yıllık bir dönemle problem çözülürdü. Bu geçmiş krizlerde, üçüncü dünyadaki krizlerde genellikle 2 yılda geçiştiriliyor. En uzun kriz biraz Arjantin’de olmuştur. Ama oradaki politika modeli de çok patolojik olduğu için. Onlara IMF’nin kakışladığı politika modeli çok tersti. Türkiye bunun biraz daha hafif bir varyantıydı. Fakat dış dünyadan kaynaklandığı için bana göre Türkiye’nin milli gelir azalmaları değil, o belki 2008-2009’la geçiştirilir. Ama Türkiye için ufukta uzunca sürecek bir durgunluk dönemi tahmin ediyorum. Türkiye’nin orta dönemli, 15-20 yıllık potansiyel büyüme hızı, kaynaklarını olabildiğince eksiksiz kullanarak, tamamen kullanılamaz, emek özellikle, gerçekleştirebileceği büyüme hızı yüzde 4,2 civarındadır. Yüzde 4,5 bile değildir. Türkiye 1998 ile 2007 arasında, 1997’yi baz alıyorum, yani 10 yıllık bir dönemde bu büyüme hızına daha ulaşamamıştır. 3,6 dır . Şimdi yeniden inişe geçiyoruz. Yani siz bakmayın AKP dipte başa geldi, yüzde 7’lik büyümeyle, bir de döviz ucuzladığı için milli gelire de vurarak bunu 10 bin doları aştık diye böbürlenmenin anlamı yok. AKP’yi filan bir yana bırakalım, 1998’i alalım başlangıç yılı. Dünya ekonomisinin büyük bir çevriminin başlangıç yılıdır. İniş ve çıkış. 1998’de, 1997 sonunda başlar iniş, 2007’de de çıkış zirve noktasına gelir. Bu 10 yıllık dönemde Türkiye’nin büyüme hızı önceki 15-20 yıllık ortalama potansiyel büyüme hızını bulamamıştır. Yüzde 3,6 ile bu defteri kapatıyoruz. Bu çok vahim bir durumdur. Bakınız Çin’de büyüme hızı yüzde 9’un altına indi diye endişe ediyorlar. Batılı kendi açısından endişe ediyor. Yani Çin’den bana gelecek talep daralacak diye. Çin’i düşünen hayırhah insanlar Çin yüzde 9’un altına gelirse toplumsal gerilimleri kaldıramaz. İstihdam yükseltmeye devam edemez diye.

Bu noktada Türkiye’deki vatandaş için neler söyleyebilirsiniz.

Türkiye’de ne derim biliyor musunuz, üniversiteyi bitiren öğrencilere derim ki. Eğer kaynaklarınız, aile kaynaklarınız, dayanışmalarınız kredileriniz burslarınız size imkan veriyorsa eğitiminizi sürdürün. Yüksek lisansa gidebildiğiniz kadar gidin. İş piyasasına girmeyin. Şu dünyanın Türkiye için düşünülecek en kötü zamanı. 2-3 yıl iş arayıp bulamayan gençler tamamen çöküp giderler. Hele eğer kadınlarsa, genç kızlarımızsa, cinsiyet sorunları da tabloya girecek. Eğitiminizi uzatın, lisans, yüksek lisansa gidin. Eğer mecbursanız, erkek gençler için söylüyorum, askerliğinizi çıkarın aradan. Fakat bu kötü konjonktürde iş gücü piyasasına girmeyin. Diplomanızın hakkını alamayacaksınız. Bir de dışta kalma ihtimaliniz var. Emekçiler için, emeğiyle geçinenler için, dayanışmanın zamanıdır. Mümkün mertebe, örgütlü dayanışmaya geçmenin zamanıdır. İşverenlerin işçinin zayıf olduğu anı bulup kötü uygulamaları, kıdem tazminatları olsun, şeysiz işten çıkarma olsun..

“İŞSİZLİK FONUNU İŞSİZLERE HIZLA DAĞITMAK LAZIM”

Amerika ve Avrupa’da bununla ilgili tedbirler de var. Sarkozy Fransa için çok ağır cezalardan bahsediyor. Bir başka ülkede bunu fırsat bilip çok fazla işçi çıkarılmasına cezalar getiriliyor.

İşgücü piyasalarını aman esnekleştirin söylemine uyacak zaman değildir bu. Esnekleştirmek sefalet, ızdırap ve felaket demektir. Bilakis işgücü piyasalarını katılaştırmak lazımdır. Örneğin işsizlik fonunu yasayı değiştirerek işsiz olanlara hızla dağıtmak lazım. İşten çıkarmalara gerçek ceza getirmek veya istihdamı sürdürenlere ödüller getirmek lazım. Dolayısıyla tablo iyi bir tablo değil.

Çok teşekkür ediyoruz Sayın Boratav bize ayırdığınız zaman ve aktardığınız değerli bilgiler için.

Ben de teşekkür ederim.

 

Diğer söyleşiler için tıklayınız.

 

 

 


 

Güncel

TC. Resmi Gazete

01 Ağustos 2014
Gazete Içerigi

Mini Anket

e-defter ve e-faturaya hazır mısınız?


Sonuçlar Diğer Anketler
 
 

Güncel

Ekonomik Veriler

USD 1.7931
EURO 2.3160
TÜFE (Haziran) % 0,31 (9,16)
ÜFE (Haziran) % 0,06 (9,75)